Mayıs 27, 2008, 00:36 : ne oldu böyle

Kategori: Genel
Makale: Y[0]rum

Sanırım ya Türkiye değişiyor ya da dünyanın globalleşmesiyle batı da artık türkiyeyi tanıyor.Buraya geliyor burada filmler çekiliyor konserler veriliyor.Birkaç yazdır birçok müzik devi türkiyeyi ziyaret ediyor.2005 senesinde megadeth,manowar,slayer,overkill,in flames’in gelmesi ile bu olaya hep birlikte bir “oha”demiştik.Peki bu sene?
Öncelikle bu sene gelenlere ve geleceklere bir göz atalım(tarihler aklımda kalmıyor)
-helloween
-haggard
-apocalyptica
-def leppard
-whitesnake
-alanis morisette
-mark knopfler(dire straits’in efsanevi gitaristi ve vokali)
-judas priest
-testament
-metallica
-bonjovi
-lenny kravitz

Bunlar hatırladıklarım muhtemelen her sene olduğu gibi bu sene de anathema da gelip gitmiştir…..Bu listede hepimizi derinden çeken ise metallica’nın gelişi olsa gerek.Sevenleri sevmeyenleri herkes bunu konuşuyor.Biletleri henüz konsere iki ay olmasına rağmen tükenmiş durumda muhtemelen de biletler kara borsada müthiş rakamlarla satılacak.
Ancak bundan başka bakılması gereken konserler de var,heavy metal severlerin üstadı 80lerin babası judas priest,hem de ilk kez kim bilir hayli yaşlanmış judas elemanlarının belki de son konseri.Ancak halford’un o inanılmaz sesini dinlemek biraz cep yaksa da bence değer…..


Mayıs 27, 2008, 00:24 : testament-the formation of damnation

Kategori: Genel
Makale: Y[0]rum

thrash metalın krallarından olan testament bu sene 20 temmuzda ülkemizi opeth ve orphaned land ile birlikte ziyaret edecek.Bu konseri heyecanlı bir şekilde beklerken,testament’in son albümü the formation of damnation’ı dinledim.Açıkçası çok da hoşuma gitti bu albüm.Albüm yine klasik testament albümleri gibi ser gitar riffleri protest sözlerle ve mükemmel davul ritimleri ile dolu.Bir şarkıyı dinlerken o aniden durup aniden kalkışları dinlediğinizde “işte bu testament” diyor insan.Albümden özellikle the evil has landed ile henchman rides parçaları beni cezbetti ancak tüm albümü dinlemizi tavsiye ederim.Thrash metal acaba tekrar mı hortluyor dedim bu albümü dinlerken.Testamenti beklemek de beni sabırsızlansırmaya başladı……


Mart 28, 2008, 09:44 : SORULAR… SORULAR…

Kategori: Genel
Makale: Y[0]rum

Son yıllarda özellikle birtakım yasalarla özelleştirme gibi uygulamalarla dağıtım da dahil tekel haline gelen medya halkın değil holdinglerin sesi ve gücü haline bürünmüş durumda.

Öte yandan Türkiye gündemi sürekli kaynıyor. Zira önümüzdeki günlerde bu defa yurt dışına yine muharip asker mi gönderiyoruz sorusu sık sorulacak gibi görünüyor.

Sürekli gündemi değişen ülkemizde yeni sorun bu. Üstelik işçi ve memur kesiminden SSGSS ile ilgili tepkiler oluşmuşken ve tam da AKP’nin kapatma davası tartışmaları başlamışken yeni bir açmazla karşı karşıya kalmış durumdayız.

Cumhuriyet Gazetesinin başyazısında da vurgulandığı gibi demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı olarak üç temel erk vardır. Bunlara bir de basının eklenmesi adetten olmuştur. Tabi böyle bir anlayış belli sınırlar içinde kabul edilebilir. Çünkü basının demokrasilerdeki rolü ancak halkın gözü kulağı ve dili olma işlevini hakkıyla gerçekleştirmesiyle söz konusu olabilir.

Ergenekon dosyasının dumanları tüterken kapatma davası üzerine ilginç bir şekilde medyadan, muhalefetten ve üniversiteden birer kişi gözaltına alınarak muarızlara gözdağı verilmiş oldu sanki. Yargıtay’ın AKP’yi kapatma davası açması sonucunda verilen mesaj sadece bir tesadüf olamaz. Gazeteciler, türban konusunda direnen laiklerle muhalif siyasetçilerin iktidar ve iktidar yanlısı sermaye kesimlerince BOP ve ılımlı İslam projesine eleştiri getirme cesaretinin kırılması mı amaçlanmaktadır. Herkeste şimdi bu soru akla geliyor.

Her şey politik bir kurgu desek o da değil çünkü yaşanan apaçık bir gerçek. Görülüyor ki muhalefet cephesinin olduğu kadar muhalif basın da meslektaşlarınca hedef gösterilmekten şikayetçidir. Yakın zamanımıza kadar ardı arkası kesilmeyen aydın cinayetlerinin hiçbirinin arkasındaki sis perdesi ortadan kaldırılabilmiş değilken basın mensuplarının siyasal sistemden kaynaklanan polemik içinde kaybolup gitmesi demokrasimiz için önemli kayıptır.

Baştaki soruya dönelim. Faşizmin korku ve sindirme politikası bellidir. Türkiye bu konuda deneyimlidir. Tarih tekerrürden ibarettir diye boşuna denmemiştir. Son olaylar da bu sözün kolaylıkla açıklanabildiğini göstermektedir. Yani eski başbakanlardan Adnan Menderes’in Türkiye’yi ABD’nin Ortadoğu planlarına bulaştırmış olmasıyla Kore’de bir tugay askerimizin yitip gitmesi meselesini iyi hatırlamak gerekir. Seçimler sırasında “Demokrasinin Yıldızları”ndan biri şeklinde kendini afişe eden Başbakanın adeta bu sözün doğruluğunu kanıtlamak istercesine elinden gelen her çabayı göstermesi manidardır. Kore’ye asker isteyen ABD’nin yeni talebi ne ölçüde gerçekleşecek bekleyip göreceğiz. Ancak Kore’yle hiçbir bağlantısı olmayan Türkiye hükümetinin Afganistan’la nasıl ilgi kuracağı merak konusu olmalıdır.

Eğer sormak gerekirse esas sorulması gereken büyük soru budur…

Özgür KARAKAYA
ozgkara@hotmail.com


Mart 16, 2008, 23:23 : HAYATIN ESİNTİLERİ

Kategori: Genel
Makale: Y[2]rum

“Hükümdar bir köylüden, haksız yere bir yumurta alırsa, adamları köylünün bütün tavuklarını zorla elinden alırlar” SADİ

Hatırlanacağı gibi Washington Times gazetesi yazarı Frank J. Gaffney Başbakan için ülkeyi “İslamofaşist yapma peşinde” diye yazmıştı. İktidar en kısa zamanda devleti ele geçirme hesaplarıyla her şeyi mubah sayabilmekte hukuk, ekonomi, halk, ahlak, insana saygı, devlet sorumluluğu, yönetimde ciddiyet, şeref, onur gibi kavramları adeta unutup dini açıkça politik gündemin en üst seviyesine taşımakta ve bu konuda hiçbir kaygıyı taşımaz görünmektedir.

Uygarlık tarihi açısından özgür düşüncenin gelişmesi bir dönümdür. Bunun sonucunda doğan düşünce şekli her türlü akıl dışılığı insan özgürlüğüne aykırı bulmaktadır. Pavarotti dinlemenin cezalandırıldığı, Yaşar Kemal gibi dünya çapında ustaya ait bir oyunu sahneleyenin sürgünle karşılaştığı bir ülke düşünebiliyor musunuz? İşte bunlar bu dönem Türkiye’de benzer örnekleriyle yaşanıyor.

Devlet yönetiminde deneyimsiz AKP kadrolarının işbaşına gelmesiyle “Ananı al da git”, üstü kapalı “gavur İzmir” ve “kelle” polemiğinde olduğu gibi önce bir çiftçiyle, köylülerle, sonra koca bir şehirle ve askerlerle, yargıyla ve ardından işçilerle, memurlarla yaşanan tartışmalar sonrasında at iziyle it izinin birbirine karıştırıldığı yeni bir dönemden geçiriliyoruz. Ülkenin gerçek sorunları görmezden gelinerek gemi azıya almış bazı kesimler dikkati farklı mecralara çekmekte ve toplum yapay krizlere sürüklenmektedir. Bunun altında gelecekteki rant hesaplarının yattığı apaçıktır.

Rant Hırsıyla Kör Olanlar Kamu Yararına Kör Bakarlar!

20 milyon insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığı Türkiye’de buna karşılık liderler arasındaki mal varlığı ile dikkat çeken AKP liderinin toplumun çeşitli kesimleriyle yaşadığı polemikler sonrası seçimde siyasal sistemdeki boşluktan yakaladığı yüzde 47’lik güvenceden cesaret bularak “türban” yoluyla dini aidiyetlilik üzerinden ülkeyi gerilime sürüklemesi, kendine biat eden birisini YÖK gibi tartışmalı bir kurumun başına getirmesi krizin geldiği en son noktayı bütün açıklığıyla sergilemektedir.

Ancak her fırsatta toplumu yapay gündemlerle ve büyük medya desteğiyle geren, hatta seçimlerden önce net olarak “Yüzde 10 barajının düşürülmesini isteyenler bunu ancak rüyalarında görebilirler” şeklindeki savla destekleyen AKP’nin demokrasi ve özgürlük konusunda bir sorunu olmadığı ortadadır.

Türkiye giderek daha bağımlı ve yoksul ülke haline gelmiştir. Finans, enerji ve toptan-perakende alışveriş sektöründe etkin hale gelen küresel güç odakları ulusal kaynaklarımızı ele geçirmekte, emperyalist ülkelerle işbirlikçilerine yapılan borçlanmalar ile neoliberal politikaların adeta fanatik uygulamacısı kesilen AKP, SEKA’nın devredilmesi, PETKİM’in satışı, İzmir Limanı’nın vs. özelleştirilmesiyle de yoğun biçimde kaynak transferini gerçekleştirerek bunu göstermektedir. Mısır işinde sabık Maliye Bakanı’nın kamuoyunu tesellisi ise bir başka komedya; nasılsa oralarda bizim insanlarımız çalışacaktır ya!..

Hükümetin 2B kararı ise akıllara zarar, neyse ki rant beklentisi sonucu ortaya atılan orman kanununun bir maddesine ilişkin uygulama daha önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmişti. Ancak 2B yasası yeniden gündemdedir. Artık Çankaya’da AKP’ye yakın bir ismin bulunması 1960’larda AP iktidarı ile yaşanan makilik orman arazisi yağmasının daha beterini halkımıza yaşatabilir. Zira orman alanlarının talanı ileride ülkemizde çevre için büyük sorunlar yaratacaktır…

Bursa’daki duruma bakarsak…

Büyükşehir Belediye Başkanı’nın saydığı alışveriş merkezi, teleferiğin uzatılması, Mudanya’ya dev akvaryum vs. Bursa’da yaşayan insanların sorunlarına dönük projeler değildir. Kent Merkezi diye yapılan alışveriş merkezinin gerekliliği, Güzelyalı Feribot İskelesi’nin yeri, Merinos Fabrikası’nın belediye’ye devriyle ortaya çıkan alanın değerlendirilmesi ise tartışmalıdır. Bursa’da bu dönem daha önce görülmedik ölçüde alan betona feda edilmiş, çok sayıda ağaç yok yere kesilmiştir.

“Meydanı bile kalmayan bu şehrin acısını kimse duymadı” diyordu Prof. Dr. Necmi Gürsakal…

Merkezi hükümetle neler yaşanıyorsa Bursa’da da aynısı yaşanmakta. Yani merkez meydan savaşı ile Sultanahmet’teki tarihi kıyım Bursa’da da var.

Sözünü ettiklerimizden ilki Bursa’nın meşhur Kent Meydanı sorunu ile ilgili. Menderes döneminde yapılmış ve daha önce çıkan bir yangında kısmen kullanılamaz hale geldiğinden şehir dışına taşınmasıyla atıl hale gelen S.Garaj adlı bölge Bursalıların meydan olmasını istedikleri bir yerdi. 2001 yılında yayınlanan “Floransalı Karlo” adlı romanında Uludağ Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Necmi Gürsakal adeta bütün dikkatleri kent meydanı ihtiyacına çekiyor ve şu soruyu soruyordu:

“Meydansız bir şehrin kayıp insanları olmayı neden hak ediyoruz?”.

Ancak Hikmet Şahin’in Belediye Başkanlığı ile beraber uygulanan projeyle bu alan adına yaraşmayacak biçimde yapılarla doldurularak işlevi tamamıyla kaybettirilmiştir ama nedense adı değişmemiştir: “Kent Meydanı Alışveriş Merkezi”!..

Adeta ülkenin gidişatından kaygı duyanlara alışveriş merkezlerini gösteren Başbakan’a bir örnek sergilenircesine… İşin ilginç tarafı da daha inşaat bitmeden ve açılışı yapılmadan Milliyet’in “Taze Mısır Aşkı!” haberinde belirtildiği gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın oğullarının Türkiye halkına Malezya’dan ithal taze mısır satacakları satış noktalarından birinin de burada bulunacak olmasıdır.

Şehrin tam merkezindeki yaklaşık 10 dönümlük arazinin başına gelenleri gören Bursalılar bu aymazlık örneğine iyi bakıp Merinos’a, Hal’e sahip çıkmalıdır, sıra bunlara gelecektir. Ve burdaki rant Bursa’nın kaderini belirleyenlerin iştahını çok daha fazla kabartacaktır Çünkü…

Hatırlanacağı üzere dönemin ulusal ekonomisinin lokomotiflerinden biri olarak kurulan SEKA’ya bağlı işletmelerden bazıları da Başbakanın yakınlarına devredildikten sonra yağmalanmış, emekçilerin itirazları ve daha sonra gelinen süreçle birlikte yine AKP’li belediyeye devredilmişti…

Bursa’da da Türkiye’nin bütününde olduğu gibi yeşil alanla ilgili kişibaşına oran kişibaşına düşen alışveriş merkezi oranıyla kıyaslanmayacak düzeyde geri.

Toprak Üretilemez!..

Sadece Bursa Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki Yaş Sebze ve Meyve Hal’inin taşınmasıyla boşalacak alan 45 bin metrekaredir. Açılışını bizzat 1938’de M.Kemal’in yaptığı Sümerbank Merinos Fabrikası’nın belediyeye devredilen arazisi kentin akciğerlerinden biri konumundayken yapılaşmaya açılan bölümü ise şimdilik yarıya yakın bir kısmını teşkil ediyor!

Öte yandan çıktığı yurt dışı gezilerinden bile dünyanın en modern projelerinden biri olarak ballandırarak anlattığı Bursa’daki AKP’li belediye başkanının milyonlarca dolarlık bir kültür merkezi, baştan beri bir Hyde Park benzerini yaratmakla övündüğü Merinos’ta belediyeye hiç yakışmayacak tuhaf bir tesadüf yaşandı. Belediyeye devredilen Fabrikaya ait 3 binden fazla kitabın bulunduğu kütüphane, Bursa’da bir hurda deposunda ortaya çıktı. Bir sahafın fark etmesiyle hammadde olmaya götürülürken kurtarılan kitaplar dünya klasikleri ve bazı teknik kitapların yanısıra “İstanbul Ansiklopedisi” ve “Osmanlı Tarihi” gibi hiçbir yerde kolaylıkla bulunamayacak nadir eserlerden oluşmaktaydı.

Ayrıca kentiçi trafiği rahatlatmak iddiasıyla alelacele yaptırılan bat-çık’lar müteahhitler için yap-çık’a dönüştü. Aynı maliyetlerle gelecek için daha kullanışlı projeler gerçekleşebilirdi. Bursa’nın hafif raylı sisteminin B etabı sayılan ve Bursa’yı doğuya götürecek kısım 4 yılda zar zor tamamlandı.

Kıyım’a Rekor Dava

Son olarak Bal-Göç Dayanışma Derneği’nin iletişim sitesinde de yeralan personel kıyımıyla ilgili bir haberden daha bahsedelim.

Bursa Kent Gazetesi köşe yazarı Mustafa Özdal’ın adıyla yayınlanan bir haberde Büyükşehir Belediyesindeki işten çıkarma, emekliliğe zorlanma ve sürgün şeklindeki personel politikası apaçık ortaya seriliyor. 2 Ağustos 2007 tarihli gazete haberinde AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde görevli çalışanların çeşitli dayatma ve baskılarla karşı karşıya kaldığı, benzeri görülmemiş kıyım politikası karşısında belediyeye 200 dava açıldığı ifade edilmektedir.

Büyükşehir Belediyesi statüsü kazandığından bu yana açılan dava toplamı sayısı 3’te kalırken, göreve geldiği tarihle haberin yayınlandığı tarihe kadar dönemde Hikmet Şahin yönetimindeki belediye aleyhine rekor sayıda dava açıldığı da belirtilmektedir. Önceki dönem Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nde görevliyken bu dönemde yeri sürekli değişen 2 üniversite mezunu Tamer Uysal’a Hal Müdürlüğü binasında makbuz kestirildiği de işaret ediliyor…

Büyükşehir Belediyesi’nin icraatları burada sayılamayacak kadar çok. Yazıyı bir hatırlatmayla, “İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın” sözünü diline pelesenk eden Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Şahin’e, uygulamalarına bakarak Şeyh Edebali’nin aynı öğüdünden “Unutma ki yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir” diyen bölümü anımsatıp bitirelim.

Özgür KARAKAYA
ozgkara@hotmail.com


Şubat 25, 2008, 19:03 : İnsâfın o yerde nâmı yok mu? (Ahmet Turan Alkan)

Kategori: Güncel, Genel
Makale: Y[0]rum

Gazete yazılarını hecelemeye başladığımda önce CHP-Adalet Partisi zıtlaşmasını fark etmiştim; sonra o kutupluluk sağ-sol kavramlarında yuvarlandı ve yuvarlandıkça belirginleşti.

Bu kavramlar sahici bir oluşa tekabül ediyor muydu, hâlâ emin değilim. Yıllar geçtikçe insanları birbirinden farklı kılan şeyin siyasi, fikrî, felsefî içtihat ayrılığından çok karakter renklerinden müteşekkil olduğunu gördüm. Kimseye ahlâk dersi vermek gibi bir ukalâlığa girişecek hâlim yok, bunu nâm-ı hesabıma utanç verici buluyorum: Şahsi içtihadımca karakteri dik tutan omurga, hakikat karşısında takındığımız tavırdır. O omur dizisi dik durduğu müddetçe hangi meşrebe hizmet edildiği ikinci dereceye inip soluklaşıveriyor. İnsanın güzelliği omurgasının her daim dik durmasında.

Tescilli, hükümlü yalancılar bile, kendilerine yalan söylenmesini istemezler; hırsızlar kendilerine ait bir şeyin çalınmasına üzülür, sözünde durmamayı alışkanlık edinenler de kendilerine verilen sözün yerine getirilmesini bekler; öyleyse bütün içtihat ayrılıklarının ötesinde buluşulabilecek sahici bir yer vardır. Ve o yerde omurgayı her şeye rağmen dik tutmak müthiş celâdet gerektirir. Münafıklığı İslâm, sadece dinî bir şey gibi algılamıyor, davranış kusuru olarak niteliyor: “Münafık o ki, konuştuğunda yalan söyler, verdiği sözde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder”; Müslüman veya değil fark etmiyor. Dinî mensubiyeti bile o noktada mânâsız kılan bir omurga tarifi bu.

“İnsaf” dediğimiz kavram, ancak omurgası dik duranların soluyabildiği bir iklimdir; evet iklim. Şu hâlimize bir bakalım; insaf kıtlığı yüzünden birbirimize nasıl da hınç duyuyoruz! Dünün polaritesi sağ-sol, bugününki laikçi-dinci. Olmasın demiyorum; Habil-Kabil kıssasından beri Benî Âdem birbirini beğenmez fakat ona tabiatını ıslah için insaf öğütlenmiştir. Laikçi cenahta hiç insaf ehli yok mu; o kerih ve sevimsiz tabirle “dinci” cenahta, “İnsâfın o yerde nâmı yok mu?” Şüphesiz içimizde insaf sahipleri hâlâ mevcut ve biz onların yüzsuyu hürmetine yiyecek ekmek bulabilmekteyiz, fakat ne kadar az, ne kadar edilgin yerlerde sessiz duruyorlar. “Adam laikçi ama, doğru söylüyor birader”, “Herif dinci minci fakat şu nokta-i nazarı doğrudur; Hakkını ketmetmeyelim” cümlelerine kulak kesilince mânidar bir sükûttan başka ne duyuyoruz?

Birbirimize benzemek zorunda değiliz ama anlamak ve birlikte yaşamak için saygı duymaya mecburuz. Niçin laikçi cenahın en abuk-sabuk sözcülerine gramofon borusu oluyor basınımız? Din nâmına, İslâm nâmına bir şey söyleyenlerin niçin en galîz üslûplusuna, en küstahına, en ağzı bozuğuna dikkat kesilip iklimimizi zehirliyoruz? Basın niçin aykırılıkları ayyûka çıkarmaya memur hisseder kendini; kitleleri niçin galeyân halinde tutmak yerine teskini tercih etmeyiz?

Kabahat hep karşı tarafa ait. Suç niçin hep karşı tarafta; bu kadar tesadüfün üst üste gelmesi bizi niçin şüphelendirmez?

Anladık iktidar oyunu, tiraj, reyting, şöhret vesaire; iyi ama bu oyunun da kendine mahsus bir “fair play”i, bir civanmertlik sözleşmesi var ve bazılarımız için daha mühim olmak üzere ellerimizin yanı başımıza uzatılacağı bir an var. O gün ardımızdan “adam gibi adamdı; yalan söylemedi, emanete hıyanet etmedi, gerçeği çarpıtmadı, ömrünce doğruyu aradı” dedirtmenin marjinal faydası, iki cihanda hükmünü yürütecek kadar değerli değil mi?

Hangi cenâha ait olursak olalım; her birimizi diğerinden üstün ve kıymetli kılan şey fikri-siyâsi içtihâdımız değil; o içtihâdı savunurken belkemiğimizi ne kadar dik tutabildiğimizdir, çünkü dünyanın en yüksek fikri bile çarpık bir karakter üzerinde düz durmuyor.


Şubat 13, 2008, 01:31 : Sarı İnek

Kategori: Genel
Makale: Y[0]rum

kumandada sesi açmak yerine kanal değiştirmişim bir haberin ortasında. zaten izlediğim haber eskiymiş. kuzey ıraktaki çıkarmanın modası geçmiş. artık yeni haber başörtüsüymüş asıl savaş
şimdi başlayacakmış. ciğeri beş para etmeyen, yediği kaba pisleyen mahluklar devlet içinde devlet kurmaya çalışırken hükümet yeni bir gündem belirlemiş adı başörtüsüymüş.

kadınlar okusun, diplomalarını alsın, çalışsın, bilgili kültürlü birer birey olsunlar, değerli olsunlar. en az 3 dil bilmeli kadın ve elinde bir mesleği olmalı zanaat altın bilezik. ne eksikleri var ki erkeklerden ? değer dediği batının kural, kanun hatta ayet değil midir? hükümetten allah razı olsun namusuyla hizmet ediyor kızımız kapitalizme, batının dinine…

ülke ikiye bölünecekmiş, kutuplaşacakmış hepsi hikaye. kapalı yada açık ne farkeder, hizmet etmeyecek mi kapitalizme? cemaatler izin verdi zaten saçların açılmasına ? taviz vernedik mi dinimizden yeter ki okusun kızlarımız varsın olsun perukla. Dini istediğiniz gibi çekin korkmayın kopmaz nasılsa son din. bizim dindeki tavizlerimiz avrupanın yarattığı dini beslemekten başka birşey değil halbuki

Sırtlanlar bir vahada çok güçsüzmüş kalmışlar, kaybolmuşlar belli ki. karşılarında bir öküz sürüsü varmış ama öküzler tam öküz. saldırsalar tüm sırtlanları öldürecek kadar güçlü. sırtlanların ise yaşamk için tek şansları bu ökzüler. ama nasıl? sonra içlerinden birinin aklına bir fikir gelmiş gitmiş öküzlere.
-şeyy demiş biz çok açız aranızda olan ineklerden birinin rengi çok sarı gözlerimizi alıyor buna hakkınız yok onu bize verirseniz size saldırmadan onu alırız ve birdaha gelmeyiz.
öküzler toplanmış yaşlı öküzün itirazlarına rağmen sarı ineği verme kararını almışlar.
tabi sırtlanlar durur mu? 2 gün sonra tekrar gelmişler ve bu sefer başka bir ineği istemişler
-sizin şuradaki sıska ineğin çanı bizim arkadaşları çok rahatsız ediyor o ineği de verir misiniz? biz burada hep birlikte yaşıyoruz bizi rahatsız etmeye hakkınız yok zaten yeterince kalabalıksınız.

bu haftalarca devam etmiş öküzler zayıflaya dursun sırtlanlar güçlenmiş artık izin istemeden istedikleri ineği alıp gidiyorlarmış.buna dur deme vakti gemiş öküzlerin ama sayıları çok az kalmış hatta sırtlanlar onlardan aha kalabılıklaşmış

öküzler toplanmış ve yaşlı öküze sormuşlar nerde hata yaptık biz ? onlara iylik yaptık suçumuz bu mu?
suçumuz demiş yaşlı öküz gözlerindeki yaşla sarı ineği vermekti…


Ocak 19, 2008, 20:58 : BABİL’İN DUVARLARI

Kategori: Edebiyat
Makale: Y[0]rum

Cemiyeti Akvam…
İnsan hakları…
Küresel ısınma…
Enerji…
Terör ve strateji…
Sermaye…
Otonomi…
Babil’in gümrük duvarlarını yıktılar önce
Kapılardan içeri
Binlerce ahşap sandık soktular
Birkaç bin bonfile, süttozu, kuru yemiş ve ilaç…
Blucin, paraşüt ve çadır da vardı
Ve kondom ve doğum kontrol hapları da…
Metal ve rock da getirdiler sandık sandık
En son birkaç yüzbin ağır makineli de…
Babilin en mahrem duvarlarını yıktılar önce
Kapılardan içeri
Binlerce döviz girdi, binlerce reşat
Özgürlük girdi dem dem…
Ve mültecilerin binlercesi çıktı memleketten
Ve cesetlerin yüzlercesi…
Ve Cumhuriyet…
Acil durum yok dediler!
Aharın emniyeti güvende…
Günde kırkbeş ölü, altmış küsur yaralı…
Telef olmuş bilmem kaç yüz baş hayvanat…
Bakuba, Musul, Telafer…
Ve acaba hangi gün
Hangi yerde tecelli bulur
Kader…
Eli böğründe milyon insana
Bol bol küreselleşme…

Çepni


Ağustos 14, 2007, 11:28 : bir türkiye ayıbı “asker göreve”

Kategori: Genel
Makale: Y[5]rum

Türklerin hayatında askerin hep büyük rolü olmuştur.Ordu millet anlayışıyla geçmiştir türk devletlerinin tarihi.Orduyu halk hep el üstünde tutmuş,peygamber ocağı demiştir.
Ordunun devlette kendi görevini bildiği vakitlerde türk devletleri yükselişte olmuş.Ordunun ülke yönetimine karışdığı zamanlarda ise ülke buhrana girmiş büyük felaketlere sürüklenmiştir.
Hepimiz tarih derslerinden yeniçeri ayaklanmaları sonrası kaybedilen savaşları,ve sonrası ittihat terakki asker diktasının 1. dünya savaşı felaketini bilirsiniz.
Atatürk ileri görüşlülüğü sayesinde bu konuyu iyi değerlendirmiş.Ve askerin poltikaya girişini yasaklamıştır.Gerçekten de platonun ideal devletinde ve tüm siyaset biliminde askerin yeri dış güvenliğin sağlanmasındadır.Ülkedeki iç meseleler askeri ilgilendirmemelidir.
Ancak ülkemizde bir kısım kendini türkiyede pozitif bilime inandığını söyleyen sahte aydınlar darbe yanlısı tutum almışlar.Bunun arkasından da,her zaman olduğu gibi,bir çok koyun bu yola devam etmiştir.Kendini Atatürkçü diye nitelendiren bu kesime sormak gerekli değil mi.Atatürk askerin siyasete girmesini yasakladı diye.
Hemen şöyle bir savunma içine gireceklerdir:”Eskiden orduda irticacılar vardı şimdi irticacı…..”Kimler irticacı diye sorduğunuzda aslında üstü kapalı halk der.
Halkı tehlike gören bir zihniyet,bravo tek kelimeyle.Aydınların görevi halkı aydınlatmakken,türk aydını onu dövmeyi aşağılayıp alaşaüı etmeyi tercih eder.
Bu arada irtica geriye dönüş demek.Kim geriye dönmek istiyor acaba.Bunun cevabı da yok.
Darbeciliği savunan bu lümpenlere karşı koyabilen gerçekten de çok az.Sebebi ise türk halkının cehaleti ve duygusallığı.Cehaleti anladık da duygusallık ne alaka diyenlere cevaben;Türk halkı duygusaldır,ülke elden gidiyor amerika avrupa bir olmuş ülkeyi parsel parsel alıyorlar dediğiniz anda,”höyt savulun amerikan mandacıları sizi ben geliyorum” diye patlar bizim halk.Oysa bunu diyenlerin içinde acaba kaçı amerikan uşağı?Neyse konuyu fazla dağıtmayalım.
Sözün kısası şu andaki gündeme bakıp hükümeti destekler bir yazı olarak düşündüyseniz yanılıyorsunuz.Ben bu yazıyı bir demokrasi ayıbının nasıl meşrulaştırıldığını ve maalesef bazı saf insanların da bu konuya inandıklarını görünce yazma ihtiyacı hissettim.Son söz olarak asker göreve yani kışlalarına…

Metalgamer


Ağustos 12, 2007, 15:33 : DeTone

Kategori: Genel
Makale: Y[3]rum

Detone
detone
silinmeyen hatıralar (cover)
mor yazma
mevsimler
evet detone yi unutmak üzereydim ki nette gezinirken uzun yıllar sonra karşıma çıktı. İzmirli bir punk grup vokal de : Umut Kaya
Gitarda : Deniz Metin, Davulda : Serkan Çalar ve Bass gitarda : Emre Seçkin ‘den oluşuyor kadroları.
İzmirlilerin yakından tanıdıkları grubun sahne görülesi idi. Dağılan grubun 3 şarkısını da yukardan şarkısını dinleyebilirsiniz.

www.detone.net


Ağustos 9, 2007, 11:42 : ZEVRA ÇOCUKLARI

Kategori: Genel
Makale: Y[1]rum

Cocuk
ZEVRA ÇOCUKLARI

Ne de korkunçtur oysa,
Koca bir kasırganın;
Hercaice kavurması dünyayı.
Ve nasıl da kutsaldır;
Yedisinde bir Iraklının
Gördüğü son uçurtma rüyası..

Ali Fildişi


« Öncekiler